28 Ekim 2014 Salı

ağacı dinlemek lâzım


küçük dilini yutarsın
nefesini geri çekme, derdi babanem
kıvırırdı dilini… ısırırdı sessizce

komikti… neşeliydi dilimizi
kıvır kıvrık meşk etmek
hünerdi toy çocuğun gözünde

babanemse mesellenmiş dilini
usul yavaş kıvırır
dişlerinin arasından sızdırırdı sözünü

küçük dilini yutarsa nefessiz kalır insan
dili damaksız, gönlü hevessiz kalır
dilindeki nehre sahip çık
şakuli harfler bir çökerse içine
sözün mayası tortu, sesi şerbetsiz kalır

belki de... belki de bu yüzden nefesini geri çekmek meselesi üzerinden düşündüm gezi sürecini. artık yutulduğunu sandığımız küçük dilin kendini geri çekmeyip geri dönüşü üzerinden...

azalma ve çoğalmalar zamanda bir harekettir, diye düşünürdüm, geziyle birlikte fark ettim ki zamanda bir hareket değilmiş sadece, kesinlikle katmansal yatay bir durum da var. hatta daha çok öyle sanki...

gezi olayları bunun bir örneği. azalma gibi göründüğü dönemlerde dahi bir yanıyla da dinamik bir çoğalma büyütmüş bünyesinde toplum. "biz her eylemde kaçardık şimdiki gençlere baktım da ezberim bozuldu, bu gençler kaçmadı. biz de onlardan öğrendik abileri olarak kaçmadan eylem yapmayı " diye anlatıyordu bir arkadaşım. gördük ki, her anlamda başka bir akıl ve davranımı çoğaltmış bu süreç. bunu görmek ancak birikimlerin pik yaptığı noktada mümkün oldu. oysa bu durumu bizzat görene kadar beklentimizi karşılamayan durumlar için hemen azalma diyebiliyorduk., hem de söylediğimizden hiç şüphelenmeden. peki gezi sonrası...burayı nasıl okuyacağız azalma çoğalma açısından. ikinci nicel birikim olarak mı?

deneme yazarı nurdan gürbilek "vitrinde yaşamak" isimli kitabında der ki; "tüm bastırılmışlıklar bir gün geri döner." tüm bastırılmış sesler gezi süreci ile döndü. doğayla kopartılmaya çalışılan ilişkimiz üzerinden yani en masum görüneni ile başladı süreç. mizahın özgürleşip bireylerde geri dönüşü, evlerinde kapalı odalarda oturtulma işlemi başarıyla tamamlandı denilen çocukların uslu çocuk olmayı bırakıp geri dönüşü, onlara uslu olun, evinize dönün çağrısı yapması beklenen annelerinin elinde terlik meydanlara dönüşü. edebiyat felsefe üretiminin üstündeki otoritelerin o süreçte geri çekilmek zorunda kalışı. yaratıcı aklın özellikle gençlerin üretimleriyle coşması yükselmesi…

yaşadığı değil yaşamak istediği hayata sahip çıkışı insanların. artık tanımlandı bitti denilen dünyayı daha iyi bir yer hâline getirme çabalarındaki davranışlar dahi yeniden tanımlanmak zorunda kaldı. bir diğerini kollamaların geri döndüğünü gördük bu süreçte.içeride olduğu için tutsak sandığımız nefesimiz salındı ortalığa. seslerimiz döküldü; sadece bağıran çağıran olarak değil. kendine bir çok farklı anlatım biçimi bulan seslerimiz...

bir gün yolda, tam da bunları düşüne düşüne giderken rotalarda keramet yolum bir çalgıcıya düştü. unkapanı'nda müziğin eski kalbinin attığı yerde bir çalgıcıya. gitarlardan, sazlardan, kemanlardan konuşurken söz bir yere geldi.ve çalgıcı dedi ki, "enstrümanda konuşan ağaçlardır aslında. bizimle müzik biçiminde konuşan ağaçlardır." "nasıl yani" dedim; iştahım kabarmıştı bilmeye.

"enstrümanın her yüzeyi farklı ağaçlardan yapılır" dedi. "örneğin ön yüzeyi yumuşak bir ağaç olan ladinden olur genellikle, çünkü ladin çabuk bozulmaz. sesleri piyano gibi net ve temiz verir.
sedir ağacı yumuşaktır, o yüzden daha erken deforme olur. gevrek melankolik bir sesi vardır. maun sert yapılı yapısına rağmen hafif bir ağaç olduğu için sıcak içli bir tonu vardır. gül ağacının sıcak ve duygu yüklü sesi... selvinin hafif olduğu için tınlama süresi çok uzundur. ceviz ise gösterişlidir..( haresine göre keserseniz özel şekiller görülür. yanından geçen şeyin fotoğrafını çeker derler ceviz için. sesinin sofistike bir tarzı, melankolik ve sıcak bir tınısı vardır."

bildiğimi sandığım için o güne dek pek de ilgilenmediğim bilgiler bana hararetle anlatılıyordu ve ben de ilgiyle dinliyordum. ben öğrendiğim her ayrıntıyla ayrı bir heves çizgisinde giderken "ayrıca aynı ağaç türü her yerde de aynı değildir" demesin mi...

"mevsime ve iklim yapısına göre değişiklik gösterir. iki farklı ülkedeki aynı ağaç aynı yapıda değildir. örneğin sert geçirilmiş bir kışta o yıl büyüyen kısmı sertleşir ağacın. sert bölüm sesi emer. ses rezonansa giremeden kesilir kısa olur sesi" diye ekledi.

bize böyle öğretmemişlerdi. bizim için bütün ağaçlar aynıdır şeklinde bir algı vardı imgelemimizde. oysa bakın bir kızılderili şiiri bunu nasıl dile getirmiş yıllar yıllar önce:

"kuzgun için iki ağaç aynı değil
aynı değil çalıkuşu için iki dal
tek bir ağaç ya da çalı kaybolmuşsa sende
sen de kesin kaybolmuşsun demektir"

gezi süreci ağacın neresine denk gelir acaba, diye düşündüm. en zayıf yer neresiydi ağaçta. o sert yerin hemen dibindeki yerden kırılırmış ağaç... o sert yer direnç noktası olduğu için doku farklılığını en belirgin yaşayan yer, hemen yanındaki noktaya kırılma zayıflığını veren yermiş.

bu bilgi işimize nasıl yarar bilemedim; toplumlar da ağaçlar gibi mi davranırdı acaba... öncelikle aramızdaki kültürel uçurumu kapamanın gerekliliğine mi işaretti bu bilgi. bir diğerini başı kapalı diye, ekonomik boyutu farklı diye, kız diye, erkek diye, çocuk diye, yaşlı diye ötelemek, ötekileştirmek yerine anlamaya çalışmak, bu hayattaki varlığının biricik esbabı mucibesini görmeye mi çalışmaktı bu çözümün şifresi...

ben bu düşüncelere dalmış giderken "ağacı dinlemek lazım", dedi çalgıcı... ama sesini değil direk ne dediğini sana. başından neler geçtiğini anlatır görüntüsüyle sertliğiyle..."teller sesi ileten sinyallerdir. elbette telin de kalite dereceleri vardır.ama aynı teller farklı ağaçlarda farklı sesler verir. iyi bir usta sesi dinleyerek kurar.. zımparalar sesini ayarlar."

biz nasıl bir usta olmalıydık hayatta. bir güruh değil farklı tınılardan oluşan insan topluluğu olduğumuzu bilerek, kendimizi dünyanın merkezi zannetmeyip, hayvanlarla bitkilerle ve diğer canlılarla bir denge içinde olduğumuzu, kocaman bir bütünün kıymetli bir parçası olduğumuzu ve her bir parçanın farklılığının zenginliklerimiz olduğunu bilerek, her bir canın diğerinin içinden geçtiğini bilerek bakmalıydık birbirimizin gözünün içine...

ve şimdi o süreçte yaşama ektiğimiz o canlara, o pırıl çocuklara bu gözlerimizle bakmalıyız. bugünün bizi içine düşürdüğü hızın içinde değil, zaman algısının ötesinde bir yerden bakmalıyız belki de... ölüm olunca iyilikle kötülüğü eşitleyen bir algıyla değil, hakkı hakkın sahibine teslim eden bir gözle..

‘canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını..’ demiş ya, cemal süreya... konuşmayan ağaçların ne dediğini dahi ancak onu dinlemeye kalkarsak anlıyoruz madem; bir insanın sesini de ancak onu dinlemeye çalışırsak anlarız. ancak anlamaya çalışırsak belki anlatabiliriz dinleyecek kulaklara. ve mesele öyle derindir ki. bazen bildiğimiz dil anlatmaya yetmez..

ben de bu derdi içimden geçirdiğimde anlatacak dil bulamadığım için olsa gerek, bir dil uydurdum içimin sesine kulak verip. bu dilin adı "berkince" olsun, "ali ismailce", "cömertçe", "ethemce", "ahmet atakanca" olmuş olsun... dedim.
başladım söylemeye:

"ah agare sam agare dem
ah üreklelvan berkinde sel
özün dorte ahhh
üzü mabaçiz
maili anahta
anahta ma

kawrin medbezel eyyzelişte gamsa
durin agiyye törim katberat

namukadderat
namukadderat"

aynur uluç

fotoğraf: füsun taş binol
27 eylül 2014-bursa çapulfest

Hiç yorum yok: