30 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Kitap Gördüm; Yolcuydu


 “Yol”, sözcüğü çok özel bir keşif aralığıdır benim için. Hayatı oradan da anlamlandırır, oradan da okumaya çalışırım. Anahtarımdır başıma gelenleri çözmekte. Gözlerimi içine alan paranteze denk düşenleri içime aktarmakta anahtarımdır. İçimi dışıma taşırken uğradığım kavşaklar, atladığım eşikler hep “yol” sözcüğü üzerinden kurularak kendimi kendime ifade ederken hayat bulur. Bu hâlimden söz ettiğim bir gün, dünyayı hayâl ve hayat bilgisi üzerinden okuyan bir arkadaşım bana Özcan Yurdalan’ın ismini vermiş, yolu merak edenlerin onun kitaplarını mutlaka okumaları gerektiğini söylemişti. Yolumu kesmeliydi bu ismin dünyaya akıttıkları. Zihnimin çekmecelerine ismini nakşettimse de hayat, tüm keşmekeşiyle sürüyordu. Özcan Yurdalan ismi zamanla hafızamda bulanıklaştı. Ama günün birinde gazete okurken birden bir yazı yolumu kesti. “Bir yolcu gördüm,” diye başlıyordu. Yolcunun hâlini öyle özel bir aralıktan anlatıyordu ki; yol neredeydi, yolcu kimdi, yazan kimdi, bilemiyordum. Bildiğim, kalbimin çok hızlı çarpmaya başlamasıydı. İçim karmakarışıktı; neden sular seller gibi ağladığımı anlayamıyordum. Biraz durulunca yabancılaştığım yazıya yeniden baktım. Beni bu denli içten içe çarpacak bir yazı gibi görünmüyordu aklımla yaklaştığımda. Ama kendimi ona teslim ederek yeniden okumaya başladığımda etkisini yeniden hissediyordum. Bir ara gözüm yazarın ismine kayıverdi. Ve aniden, zihin çekmecelerimde silikleşmiş isimle eşleşti. Şaşkınlığım geçince içimi dingin bir sevinç duygusu kapladı. O günden sonra bir daha unutmadığım Özcan Yurdalan yazılarının takipçisi oldum. O her yazıya, “Bir yolcu gördüm,” diye başladıkça, ben o bir yolcuda dünyayı görmeye devam ediyordum. Her seferinde başka bir dönemecindeydik yolun. Her seferinde başka bir açısından bakıyorduk yazarla hayata. Onun gördüğü her yolcuda ben de sanki kendimin başka bir açığını yakalıyordum. Başka bir hevesimle tanışıyor, başka bir yanımla yüzleşiyordum. 

Yazılarını okudukça kimbilir belki de bizim için Hansel ve Gratel’deki gibi bir fasulye bırakıyordur yola, diye düşünüyordum. Zamanın rendesiyle kaçınılmaz olarak hafızamda harfleri silinip, öyküleri bulanıklaşacaktı elbet. İşte o zaman bu yazılardan içimde kalacak olan tortuyu düşündüğümde anlıyordum ki; yerden özenle alınıp cepte saklanacak bir fasulye değil, tadına vara vara uzun solukta yenilecek bir fasulyeydi bu. Tarihsel işlevi onu bulduğumuz ve kendi metabolizmamıza kattığımız andı. Evet fasulyeydi ama bedende ve ruhta sindirilecek rehberdi de. Fiziksel şekli ancak onu elimize alana kadardı. Şekil değiştirecekti avucumuzda tutarken. Gözlerimiz açık sayfalarda iz sürerken, iç gözlerimiz kapalı fasulye rehberliğinde belki gökyüzüne uzanıp o korkunç dev’i öpecektik buluttan inince. Yolcuları gördüğünü söyleyen kişinin kim olduğu belirsizleşecekti artık ve bir ses, sürekli binbir halde ve binbir yerde “gördüğü yolcu”nun peşine takılırken, o yolcuların söylediklerine bildiği her şeyi sıfırlayıp öyle kulak verirken, belki avucumuzda büyüyen bu fasulye yol boyunca saracaktı bizi. Gizli bir heybe gibi taşıyacaktık onu belimizde.

Özcan Yurdalan bu yazılarında bilerek belli bir kimlik üzerinden netleştirmemiş kendisini. Kurduğu öykülerde seçtiği dil olarak kendisi üzerinden anlatma gibi bir yöntemi tercih etmiş olsa da, okuyucu açısından bakıldığında belli bir karakter üzerinden okumuyoruz yazıları.Ve seyyah olup olmadığını soranlara, alçak gönüllülük yapıp, “Ben seyyahlığın ne olduğunu biliyorum” dese de Özcan Yurdalan aslında bir seyyah. Özellikle Uzak Doğu’ya giden ve oraları alışılmışın dışında kendine özgü bir dille anlatan bir seyyah. Bugüne kadar, yolculuklarıyla ilgili ilk kitabı “Fas’ta Yolculuk tan sonra “Sarı Otobüs” teması üzerinden sırasıyla İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye ve Moğolistan kitaplarıyla bir külliyat oluşturan bir seyyah Yurdalan. Yurdalan’ın bu kitaplarında kullandığı dilde beni özellikle cezbeden bir yanından söz etmeliyim. Hayatın ve yolculuğun karmaşalarını anlatırken kullandığı dil, o kadar sade, o kadar yalın ama bir o kadar derin ki. İnsanı yoran hiç bir süslemeyi tercih etmemesi onun dilinin özgünlünün göstergesi. Oraları anlatıyor sadece. O’na değdiği yerden, sahici bir dille anlatıyor. Derdi güzel yazmak değil, oraları ve insanlarını güzel anlatmak. Bu onu belirleyen önemli bir ayrım. Hâl böyle olunca okuyucuda somut ve sahici bir karşılık buluyor. Cümleyi en sihirli yerinde “pat! ” diye kesiyor ve “çek git! ” diyor okura. Böylece bir merak duygusu ve gitme isteği uyandırıyor okurlarda. Turistik “Paket tur”, “turist” gibi sözcüklerle ve onların içerdiği gezmelere esastan itirazı var Yurdalan’ın. Kitapları okuyunca onun başka bir bilgi ve bilinçle gezdiğini anlıyoruz. Zorlama olmaksızın nasıl seyyah doğallığıyla geziyorsa, yine zorlama olmaksızın doğal bir dille anlatıyor, yazıyor. Öte yandan başka bir heves de uyandırıyor insanda: Sadece oraları gezmeyeceğim… Okuyacağım satırlarda kendi doğamdan da bir şey, farklı gibi duran başka kültürlerde kendimden bir yan bulacağım.

Şu sıra aklım “Bir yolcu gördüm,” cümlesiyle başlayan yazılarda. O yazıların bir kitap olup elime de değeceği anı bekliyordum uzun süredir. “Dünya bir hayal dolabıdır /aynalardan geçer” demiş ya Asaf Halet. İstiyordum ki göreyim, dokunayım o yolculara. Bir yolcunun hikâyesi sönümlenirken veya zirvedeyken, sünerken veya esnerken yaşamda her bir yazı finâlinde, yeniden “Bir yolcu gördüm,” desin yazar ve ben yeni bir yazının kapısından gireyim.

Aklıma Borges’in sözü düşüyor: “Okumak yoktur yeniden okumak vardır.” Ben bu metinleri ne kadar okusam yeniden okuyacağıma dair bir duygu var içimde. Sevdiğim kitaplara sondan başlamak gibi bir huyum var. Huyumdan vazgeçmiyorum; Finâl için seçilen yazıyı okuyunca hınzırca gülümsüyorum. O yazıda okura şöyle seslenir gibidir yazar; “Benim tüm yazdıklarım, şu ana dek okuduklarınızın tümü aslında sıradan olanlardı…”Okur hiç de öyle olmadığını biliyordur üstelik. Bu, yazarın bilerek kurduğu bir tatlı oyun olarak da okunabilir. Ve şöyle seslenir sanki okura yazar; “O yolcuların hepsi bendim… Hani başta demiştim ya size; hem gördüklerini sadece yazan böylece gördüklerini sağlam şekilde kâğıda geçiren, hem hiç yazmayıp sadece anlatan, hem okuyup hem yazan ama gerçekleri yazmayıp yalanlarını yazan, hem de yaşadıklarını unutan yolcu da bendim. Evet, yolculukları yazma yolcuğuna çıkmıştım aynı zamanda. Ama unuttum asıl yaşadıklarımı, özel olanlarını size hiç anlatmadım…”

Aklımda sarmallarla sayfaları tersine çevirerek okuyorum kitabı. Her seferinde anlattığı yolcu bir başka kişi olarak karşımıza çıkmasına rağmen yoksa bu yolcu kendisi mi sorusunu bu kadar hoş şekillerde sordurması, ilgimi çekiyor… Bu durum, “Her yolcuda biraz kendimiz, kendimizde biraz her yolcu mu var? ” noktasında sorgulayıcı özel bir lezzet katıyor yazılara. Bazı yazılarda ayrıntıya fazla kaçmış olması odağa kilitlenirken dikkatimi kısa bir süreliğine dağıtabiliyor ama bunu önemsemiyorum. Çünkü yola dair durumların farklı penceresine vardığımda kenarda kalan tüm ayrıntılar içimde silikleşiyor. Diyelim, yolculardan birisi farkına varmakla ilgili bir yolculuk yapıyor, farkına varmanın korkunç çaresizliğini taşıyor. Ben de farkına vara vara mutlu, farkına vara vara mutsuz oluyorum okudukça. O kadar içiyle yazmış ki yazar, ben de içimle okudukça dağılıyorum. İçimle okudukça topluyorum yeniden dağılan parçalarımı. Neden bir hâlden bir başka hâle geçtiğimi çözemiyorum. Belki de okurun hâllerini her şeyi unutan yolcuya sormalı.

Bu yazıların bir kitapta toplanıp yayımlanmasını çok istemiştim, şimdi gerçekleşti. Ben kitap üzerine yazarak, okurlar bu yazıyı ve kitabı okuyarak kendilerince yolculuğa başlayacak… Aynı kitap üzerinden birbirinden habersiz bir yolculuk bu. Belki de kitabın bir yerinde veya kitapta anlatılan bir şehirde buluşma, rastlaşma ihtimalini içeren bir okuma…

“Bir yolcu gördüm,” diye başlamıştı Özcan Yurdalan…
Ben de, bir kitap gördüm, diye bitirip, yolculuk için hazırlanayım…

Aynur Uluç
Radikal Kitap(08 01 2011)


Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu( Özcan Yurdalan )
Agora Kitaplığı- 224 sayfa

28 Ocak 2013 Pazartesi

Sessiz Portre

O’nu dörtyol kavşakta tanıdım yıllar önce

her bir yola ayrı giderken

içi pırpır ederken tanıdım

uyağı benlerinde, tınısı ellerinde erir giderken

...

Çatılmış denkler dolusu aşkına rağmen

arkasında durabileceği ürkekliği vardı

içinde ebruli sular dans ediyordu

köpüklü gözlerini bir görseydiniz



İlk bakışta hissetmezdiniz

göz göz odaları vardı kalbinin

her birinde kabaran kanatları

birbirinin içinde çoğalan hayatları vardı



Her durum için hazır maskları değil

dünyaya tepeden bakan buz dağı değil

acıyla boydan boya yarılan göğsü

yüzüne yayılan gülüşü vardı, gülünce



Belki bu yüzden

bakire yalnızlıkta tek kalamadıkları gibi

kapı açmayı da bilmezlerin tersine

kalabalıktı yalnızken bile



Aynur Uluç







Tablo: Daniel Perkowski

23 Ocak 2013 Çarşamba

BEN GÜZELE GÜZEL DEMEM, GÜZEL KÖPÜKSEL OLMAYINCA…


Güzellik…

Güzellik, artık bedende. Ancaaaak, yalıtılmış ayrıksı duran bedende.

Suyun akmadığı, taşındığı yerde.

Yok edilen terde artık, güzellik.

Kirpikler fondan destekli, gözenekler savaşta. Ayaklar özel bakım losyonlarında acısını çıkarıyor yolların. Öyleyse;

Soyun şu ciltleri. Elektroşoklar verin saç diplerine. Evet evet… Kesmez bizi dağların baharatı.


-Aman Allahım, tüy mü geliyor yoksa sadece aklınıza, lazer deyince.

-Yok yok, endişelenmeyin… Aklıma ne gelmeli, onu öğrenmeye geldim ben de fuara.

-İyi öyleyse buyurun oturun. Size bir çay ikram edelim.

(Peki zaten değil oturacak sandalye, çantamı koyacak bir sehpa bile olmayan bu fuarda iki soluklanmaya ihtiyacım var benim de. Kendimi uzay aracı gibi aletlerin arasında bir köşeye de sıkıştıramayacağıma göre, bari şu büyüklü küçüklü broşürlerimi olsun masanızda biraz dinlendireyim. Bilerek düşüyorum tuzağınıza…)

- Fuara niçin geldiniz?

-Elbette bilgilenmeye. (Güzellik nereye gidiyor sorusunun yanıtını damardan tatmaya geldim desem olmaz şimdi.)

-Doğru adrese geldiniz o halde. Şu cihazlara bakın. Her biri bir başka alana özel.

- İlginç görünüyorlar.

-Artık hiçbir şey kader değil. Evet, kritik sorumuz neydi: Ne geliyor aklınıza lazer deyince?

-Tüy geliyor, dedim ya. (Tüylerini yaktırmak için perişan olan kızım geliyor bir de.)

-Yok, sadece tüy gelmesin. Gençlik gelsin,  güzellik gelsin, yok olan akneler gelsin aklınıza. İzlerle yaşamak zorunda değil artık güzel olmasını bilen kadın. Ben doktorum. Sizin yüzünüze yakından bakayım mı bir?

-Buyrun bakın…(Yüzüm uzakta değil.)

-Oooo. İzler çok derin. Oysa altı aylık süreçte ve sadece ayda iki seansta bebek gibi yapardım ben teninizi. Bu yüzle gezmek zorunda değilsiniz, güzelim. Yanı sıra bir peeling lazım tabii ki. Ahh siz, Ankara’da olacaktınız ki.

-Anlaşılan; yanlış bir yüzle, yanlış bir şehirdeyim…

-Meselâ bana bakın . Söyleyin bakalım, ben kaç yaşındayım?

-(Elli beş…) Ben yaş tahmin edemem. Bir de böyle sürprizli bir soru eşliğinde sorulduğuna göre hiç yanıt vermeme hakkımı kullansam…

-Elli iki.

-!!!... (Demek akran sayılırız deyip ezber bozsam…)

-Şaşırdınız. Cildimi görüyor musunuz? Dikkatli bakın. Bu ciltte lazerin sihirli sonuçları var. Ayrıca botoks var. Ancak mimik de var, hareket de var.

-(Evet, görüyorum. Ağız bölgesinde yalan var. Gözaltında şişlikler, ciltte sarkmalar var. ) Peki siz doktorsunuz. Ne doktorusunuz, merak ettim. (Merak edecek ne var? Belli ki dermatolog.)

- Kadın doğum uzmanıyım.

-Çok ilginç.

- Ben normalde, Ankara’da olduğum için size burada Hakan bey yardımcı olabilir. Onun salonu Kadıköy’de. O da doktordur.

-Tahmin ediyorummmm…; kadın doğum uzmanı.

-Evet, nereden bildiniz. Tanıyor musunuz yoksa kendisini?

-Hayır…(Kadınların organlarına giden asıl yolun ciltlerinden geçtiği günlerde olduğumuzu bugün itibariyle anlamış bulunuyorum desem.)

- Hakan beyin kartını buyurun. Fuar sonrasında mutlaka bekliyoruz.

- Sizi mutlaka arayacağım. Bugün buraya gelmekle belki de hayatım değişti.  (Hayatım, yeniden anlamlandı da denilebilir elbette.)

Aynur Uluç

21 Ocak 2013 Pazartesi

" :-) "

hecenin yolculuğunda herkes her şeyi söyleyebilir
dipsiz ışıltılarında gümüşi akar deniz
çocuklar beş taş oynar
düş, bembeyaz köpükler içindedir
heceler arasında gider gelir ebruli sesler
vakti gelmiştir artık
kuralsız hecelerle
çocuklar gibi şarkı söylemek ister deniz
.
.
          aynur uluç / temel kurt
          2007-2013



         tablo: bahar özgen

17 Ocak 2013 Perşembe

kor düğüm



ateşin şiire aktığı yerde
şiirin tuvali
yaktığı yerdeydi düğüm

aynur uluç





fotoğraf: gülseren çınar

12 Ocak 2013 Cumartesi

içinde

 
içinde

böylesi büyük müymüş göğüs kafesi
böyle mi sevilirmiş sevince
bu muymuş eşiğin diğer tarafı
koptuğunda bağından ölümüne uçmaya
yunus sesine tutunup
bin tas suyla yuğduğunda
akça kızın elleriyle sararmış sevdiğini
çöllerde kaybolurmuş izsiz, nefessiz
rüzgâra savrulurmuş kırmızıda arınıp
şalından soyunurmuş boşluğun büyüsünde
bir kâseye doldurup zamanları
havaya savururmuş
dağa taşa konsun diye aşk
gemi bacasında is olur, sarmalarmış dünyayı
ancak, dönüp dolaşıp renklerin imbiğinde
yüreğinde bulurmuş yine sevdayı

aynur uluç
lacivert edebiyat dergisi
2007 / sayı 14




kaynak: 
https://www.facebook.com/pages/Ali-Tanrisever-Photography/111473082347648?fref=ts